HIV AIDS Hasta Haklarının Kaynağı

İnsanların sırf insan olmak sıfatı ile doğuştan bir takım dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez haklara sahip oldukları görüşü, “insan hakları doktrini” nin temel felsefesini oluşturmaktadır. Bilindiği üzere insan hakları doktrinini doğuran ilk adımlar on yedi ve on sekizinci yüzyıllarda atılmıştır.

O zamana kadar sınırsız olan devlet gücünü sınırlandırmayı ve insanları baskıdan korumayı amaçlayan bu doktrine göre devlet, kendi yarattığı hukuktan önce var olan doğal hukuk ile bağlıydı ve insanların bu hukuktan kaynaklanan doğal haklarına saygı göstermek zorundaydı.

Giderek güçlenen ve yaygınlaşan bu inanç 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Evrensel Bildirisi ile ilk resmi açıklamalarına kavuşmuştur.

İnsan haklarının felsefi temellerini, gelişim aşamalarını, düşünce alanından normatif hukuk alanına geçişini incelemek bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Ancak, insan hakları kavramının artık, bütün çağdaş demokratik rejimlerin temelinde yer alan üstün bir değer sistemi olduğu tartışılmazdır.

İnsan Hakları ve Birleşmiş Milletler Andlaşması

İnsan haklarının uluslararası düzeye gelişinde büyük atılım ise İkinci Dünya Savaşından sonra olmuştur. Bir çok konferans ve anlaşmanın sonrasında 26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Andlaşması imzalanmış böylelikle, insan haklarının dünya ölçüsünde sağlanması barış ve huzur için başlıca şartlar arasında sayılırken, bu haklar ve insanın temel özgürlükleri ilk defa resmen uluslararası hukuk alanına çıkarılmış ve onlara evrensel bir değer tanınmıştır.

İnsanlar bu haklarını korumak için devlet otoritesini kurmuşlar ve daha sonra da söz konusu hakların sağlanması görevini de devlete vermişlerdir. Bu bağlamda sosyal devlet gündeme gelmekte, temel insan haklarının korunması ile bu hakların kullanımının sağlanması sosyal devletin görevleri arasında sayılmaktadır. Dolayısıyla devletin “korumak” zorunda olduğu hakların yanında “sağlamak” la yükümlü olduğu haklar yer almaktadır.

Yaşam Hakkı

En temel insan hakkı olan “yaşam hakkı”, devletin korumakla yükümlü olduğu hakların başında gelmektedir. Toplumsal yaşama geçen insanlar bu temel haklarını güvence altına almak amacıyla devlet otoritesini kabul etmişlerdir. Yaşam hakkının bir adım ilerisinde “yaşama hakkı” yer alır. Yaşama hakkı yaşam hakkından farklıdır.

Yaşama; yaşanacak sürece, onun standartlarına, asgari gereklerine ilişkin iken, yaşam; doğrudan yaşam – ölüm çelişkisinde odaklaşır.

Hiçbir sosyal gereksinimi karşılanmayan ve asgari standartlardan dahi yoksun bulunan birinin, insan onuruna yaraşır bir yaşama hakkından söz etmek mümkün olmayacaktır. Başka bir deyişle, devlet salt yaşam hakkını korumakla görevli iken, insan onuruna yakışır sağlıklı yaşama hakkını sağlamakla da yükümlüdür.

Bu yaklaşımla sağlık hakkının, yaşama hakkının bir bütünleyicisi ve ayrılmaz parçası olduğunun kabulü gerekmektedir. Yaşama hakkı gibi sağlık hakkının sağlanması da devletin görevleri arasındadır. Anayasamızın 56. maddesinde yer alan; “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak(la yükümlüdür)” şeklindeki düzenleme ile bu görevin altı çizilmiştir.

Hasta Motivasyonu Çok Önemli

Sağlığın yitirilmesi durumunda ise, hastalık hali ortaya çıkmaktadır. Sağlıklarının üzerine “iyi” oldukları zaman çok fazla düşmeyen, hastalık halini hep kendilerinden uzak tutan insanlar için, hastalandıkları zaman ya da güçlerinden bir şeyler kaybettikleri koşulda sağlıkları önemli hale gelir. Esasen bu noktadan itibaren, sağlığına kavuşmak arzusunda olan hasta insanlardan söz etmek gerekir. Toplumların evrimine bakıldığında, iyileştirme ve tıbbi yardım konusunun, ilkel toplumlardan itibaren, üzerinde çok durulan bir kavram olduğu görülmektedir.

Hasta Hakları ile Hekim İlişkisi

Bir tarafta sağlığına kavuşmak arzusunda olan hasta kişi, diğer tarafta ise hekim yer almaktadır. Bu ikili ilişkide bağımlı, güçsüz, yardıma muhtaç ve bilgisiz taraf hastadır. Dolayısıyla kendisinin bilgisine ve becerisine ihtiyaç duyulan hekimin hasta üzerinde bir egemenliği olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. İşte bu egemenlik ilişkisi nedeniyle sağlık alanında “hasta hakları” bir kurallar dizgisi halinde var olmaktadır. Zira egemenliğin olduğu yerde egemene karşı haklar da olacaktır.

Bu hakların neler olduğu hekimlerin görevlerine bakılarak somutlanabilir. Ancak her şey hekime indirgenmemelidir. Asıl olarak hekimin ve diğer sağlık çalışanlarının içinde yer aldığı hizmet kurumlarının ve bu kurumları kurup işletenlerin görev ve sorumlulukları da ortaya konulmalıdır.

Hasta Haklarını Devlet Üstlenmeli !

Sağlık hizmeti veren kurumların en başında kamu ya da devlet gelmektedir. Dolayısıyla en yetkili, en sorumlu, en çok görev üstlenen de bu anlamda devlet ve onun organlarıdır.

Genellikle yapıldığı gibi bu gerçeği göz ardı ederek hasta haklarını, bütün önemine karşı, salt hekim-hasta ilişkisine indirgemek, egemenlik ilişkisini salt bu noktada oluşturmak, konunun boyutlarını çok daraltmak anlamına gelecektir.

Sağlık hizmeti sırasında odak noktada hastanın hekimle kuracağı ilişki vardır. Ama bunu çevreleyen ilişkiler bu süreci etkilemekte, kimi zaman da belirlemektedir.

 
Like
Beğen Aşk Haha Wow Üzgün Kızgın

avatar
wpDiscuz