KORKU ve FOBİLERİMİZ

Kronik bir korkusu ya da fobisi bulunan insanların sayısı bilinenin çok üstündedir.

3.000 Amerikalı üzerinde yapılan bir araştırmada, bu insanların yüzde 41’inin topluluk önünde konuşmaktan, yüzde 32’sinin yükseklikten, yüzde 22’sinin de böceklerden hastalık düzeyinde korktuğu ortaya çıktı. Diğerleri ise açık alanlardan (agorafobi), kapalı alanlardan (klostrofobi), kandan (hemafobi), uçmaktan (akrofobi) ya da karanlıktan (nilitofobi) korkuyordu. Bu fobiler kişiyi bezdirir ve kısıtlar.

Ayrıca Londra’daki Üniversite Koleji’nden Dr. A. P. Haines başkanlığında yürütülen araştırmanın yükseklik, kalabalık ya da kapalı alan korkusu çeken kişilerin ölümcül kalp krizlerine yakalanma tehlikesinin, kronik bir korkusu bulunmayan insanlara oranla dört kat fazla olduğunu ortaya çıkarması, gösterdiği gibi sağlığı tehdit edici bir unsur oluştururlar.

Kişinin güvenliğine karşı bir tehdit söz konusu olduğunda, tepki olarak korku duyması son derece olağandır.

Bir hırsızla karşılaştığımızda kaslarımızın gerilmesi, perdeyi tutuşturduğumuzda kalp atışımızın hızlanması kaçınılmazdır. Bu gibi tepkiler bedeni ani harekete hazır duruma getirirler ve tehlikeli bir durum söz konusu olduğunda gereklidirler. Yapmamız gereken, yaşamımıza karşı hiçbir tehdit oluşturmayan varlıkların yabancıların, tartışmaların, örümceklerin ya da karanlığın içimize korku salmasını önlemektir.

Davranışçı psikolojinin önderlerinden profesör John B. Watson, insanoğlunda doğuştan iki korku, yüksek ses ve düşme ya da destek yitirme korkusu bulunduğunu göstermiştir. Tüm diğer korkular/fobiler ve sürekli endişeler sonradan kazanılır ve bir yineleme ve kanıksama süreci aracılığıyla kronik bir davranış biçimine dönüşürler. Öyleyse bu olumsuz ruhsal eğilimler kazanıldığına göre, yitirilebilirler de.

UTANMA KORKUSU TEDAVİ EDEBİLİR

Utangaç bir kişi yabancılarla karşılaştığında utanır, kızaracağını ve kendi içine kapanacağını düşünür; bu düşünceyi aklına iyice yerleştirdikten sonra bir yabancıyla her karşılayışında kızarıp bozaracak ve kekelemeye başlayacaktır. Böylelikle korkusunun boş yere olmadığına inanacak ve benzeri durumlarda benzeri davranışlar gösterecektir.

Psikiyatrlar böylesi kronik korkuların yenilmesinde korkunun aşama aşama giderilmesini öngören sistematik bir teknik kullanıyorlar. Örneğin, kedilerden korkan hastalardan, “korkular hiyerarşisi” denen bir tablo üzerine kedilere ilişkin korkularını şiddetlerine göre sıralamaları isteniyor. (Büyük olasılıkla, “kedileri düşünmek” listenin en altında, “bir kediyi kucağıma almak” da en üstünde yer alıyor.

Bu ikisinin arasında ise, “kedi resimlerine bakmak”, “kedi postuna dokunmak”, “doldurulmuş bir kedi görmek” ve “uzakta yürüyen bir kedi görmek” gibi durumlar yer alıyor.) Daha sonra hastalar kendilerinin oluşturduğu korkular hiyerarşisini en alttakinden başlayarak basamak basamak ele alıyorlar.

Başlangıçta sakinleştiriciler kullanarak ya da daha önce değindimiz rahatlama tekniklerinden yararlanarak sözgelimi, bir kedi resmine bakarken korkmamaya çalışıyorlar. Hasta, resmin korkutucu etkisini üzerinden atınca bir üst basamağa yöneliyor ve bir kedinin postuna dokunurken biraz önceki süreci yineliyor. Böylelikle, bir kediyi korkuya kapılmadan ellerine alıp sevebilene kadar ilerliyor.

Kimi psikiyatrlar benzeri korkuların hastaya beceriler kazandırılarak giderilmesini öneriyor. Testler, bir örümcek gördüklerinde araknofobi hastalarının stres hormonlarının artmasının bu kişilerin heyecanlarını yenme becerisiyle doğrudan ilişkili olduğunu gösterirken araştırmalar da potansiyel bir zarar içeren bu tepkinin, hastalara kendine güven ve yeterlilik duygusu kazandırılmasıyla azaltılabileceğini ortaya koyuyor.

HAYVANLARDA KORKU TESTLERİ VAR

İnsana özgü korku ve fobilerin giderilmesinde başvurulan bir diğer davranış tekniği, hayvanlar üzerinde de başarıyla kullanılıyor. Bir laboratuvar faresine, lambaların her yanışında elektrik şoku verilerek ışıktan korkma özelliği kazandırılabiliyor. Profesör John Watson aynı yöntemi uygulayarak Albert B. adındaki 11 aylık bir bebekte koşullanmış bir fare korkusu yarattı. Bebek başlangıçta fareyle oynamaktan zevk alıyordu.

Sonraki günlerde ise farenin çocuğun odasına her salıverilişinde büyük bir gürültü koparıldı.

Çok geçmeden fare ile bir korku tepkisini özdeşleştiren çocukta, koşullu bir korku tepkisi yerleşti. (Albert’in durumunda tepki yalnızca fareyle kısıtlı değildi, belli bir süre sonra çocuk, genel olarak tüylü nesnelere tavşanlara, köpeklere, yünlü kumaşlara ve hatta Profesör Watson’ın saçlarına da karşı da bir korku tepkisi göstermeye başladı.)

Bir kez yaratıldıklarında bu korkuların giderilmesi pek de kolay değildir, çünkü koşullanmış olan hayvan kendisine acı getiren parlak ışıklardan sakınarak kendisini koruyacak, aynı biçimde çocuk da korkutucu bir gürültünün ortaya çıkmasına neden olan fareden köşe bucak kaçacaktır. Böylelikle de korkularını pekiştirecekler, korkularının boşluğunu asla anlayamayacaklardır.

Psikiyatrlar bu güçlüğü yenebilmek için zaman zaman, hastalarını çektikleri korkuyla başlangıçta düşsel olarak, sonrasında ise gerçekten karşı karşıya getiriyorlar.

Bu yöntem, eski çağlarda heyecanın yenilmesinde kullanılan ve Ralphe Waldo Emerson’ın dile getirdiği, “Korktuğunuz şeyi yapın, korkunuzu atın” ilkesine dayanan bir yöntemin çağımıza uydurulmuş bir çeşitlemesi. Korkularımızdan kaçarsak bizi korkutmayı südüreceklerdir, ama üzerlerine gidersek onları yenmememiz için hiçbir neden yoktur.

KORKU ve FOBİ !

Bir uçak kazası geçiren pilotlar, fazla ara vermeden işlerinin başına geçmezlerse uçma korkusu geliştirebilirler. Başımızdan geçen bir olayın neden olduğu korkuyu üzerimizden ne denli çabuk atarsak, korkunun istenmeyen boyutlara ulaşma tehlikesini de o denli aza indiririz. Askeri psikiyatrlar savaşın yarattığı korkuyu gidermede bu ilkeden yararlanmış ve başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında “bomba şoku” geçirenler hastaneye kapatılmış ve psikiyatrik birer hastaya dönüştürülmüştü. Günümüzde ise, korkuları kök salıp derinleşmeden olabildiğince çabuk cepheye geri gönderiliyorlar.

1973’teki Yom Kippur savaşı sırasında, İsrail ordusunda dört fiziksel yaralanma olayına karşılık bir psikiyatrik bozukluk olayı görüldü. Ordu psikiyatrları bu sayıyı azaltmak amacıyla “korkularına göğüs ger” uygulamasını başlatarak bomba şoku geçirenleri psikiyatri hastanelerine değil, tekrar geriye, savaş alanına gönderdi. Yeni tedavi yöntemi her ne kadar eleştirildiyse de uzun vadede pisikiyatri hastalıklarına yakalananların sayısını yarıya indirdi. Günümüzde zihinsel rahatsızlık gösteren askerler, cephede kısa bir tedavi gördükten sonra üç gün içerisinde görev yerine geri gönderiliyor.

Tel-Aviv Üniversitesi’nden Profesör Noah Milgram, kentteki bir sempozyuma katılan doktorlara söz konusu yaklaşım hakkında bilgi verirken,

“Tankı vurulup arkadaşları öldürülen bir asker düşünün; onu savaştan koparıp hastaneye götürerek bir zihinsel hasta olarak görürseniz, tank tanık olduğu bütün vahşeti temsil etmeyi sürdürecektir. Öte yandan, ona yeni bir tank verirseniz olayları mantıklı bir biçimde değerlendirme ve savaşını sürdürme gücü kazandırmış olursunuz” diye konuştu.

Trajedi ve felaketlerden bütünüyle arınmış bir yaşam süre-mesek de talihsizliklerin kronik bir korku kaynağı oluşturmasını önleyebiliriz. Endişe, yineleme ve pekiştirme aracılığıyla oluşan bir alışkanlıktır. Çinlilerin deyişiyle, “Felâket kuşlarının başınızın üzerinde dolaşmalarını önleyemezsiniz belki ama başınıza yuva yapmalarını önleyebilirsiniz.”

Yaşamımıza düşüncelerimiz yön verir. Endişelenme alışkanlığını edinmek de, soğukkanlı bir kişilik oluşturmak da bizim elimizdedir. Gereksiz korkularımızdan arınabilirsek bebeklik dönemimizin o yalnızca gürültüden ve düşmekten korktuğumuz (oda içgüdesel olarak) günlerindeki kendimize olan güven duygumuzu yeniden kazanabiliriz. Böylelikle stresten ve stresin yol açtığı türlü hastalıklardan uzak, huzurlu bir yaşam sürebiliriz.

Profesör Watson’ın düşü de buydu zaten: “Düşünün bir, yeni doğan bir çocuk kadar cesur olabilseydik yaşam ne denli huzurlu, sakin ve rahat olurdu.”

 
Like
Beğen Aşk Haha Wow Üzgün Kızgın

avatar
wpDiscuz